More share buttons
Share on Pinterest
Paylaşın










Submit

 

kişisel markalaşma son zamanlarda her kesimden, her profesyonel seviyeden, her sektörden insanın konuştuğu bir konu oldu. gerçi türkiye’de pek konuşulduğu söylenemez ama yine de biliniyor.

kim olursanız olun, kişisel markanıza özen göstermeyi ve üzerinde çalışmayı göz ardı etmeniz risk taşıyor. iletişimin bu kadar yoğun olduğu, bilginin bu kadar hızlı hareket ettiği bir dönemde iş hayatına yeni atılıyorsanız zaten online ve offline görünümünüzle ilgili bir şeyler yapmanız gerekiyor. tabi bunun yanında iş hayatında yıllarını geçirmiş biri olarak pozisyonunuza güvenip kişisel markalaşmayla ne uğraşacağım demek de göze alınamayacak riskler taşıyor olabilir.

ancak ne yazık ki bir çok insan kişisel markalaşma konusunu ısrarla göz ardı ediyor. bugün, profesyonel dünyadaki her insanın (beğense de beğenmese de) bir kişisel markası var.

linkedin profil fotoğrafınız, bir tweetiniz, bir blog yazınız, müşterinize attığınız bir mail, bir gazetenin websitesinde bir habere yazdığınız yorum, facebook’ta paylaştığınız bir fotoğraf yani bütün dijital hareketleriniz toplamda başkalarının zihinlerinde sizinle ilgili bir izlenim oluşturuyor. sosyolog erving goffman bunu “öz sunum” olarak tanımlıyor. başkalarının bizi tanımlayacağı bir duruş sergiliyoruz. ilk görüşte yargılamak içgüdüsel ve muhtemelen evrimsel bir gereklilik.

bu durum tehlikeli bir şekilde bizi şu argümana sürüklüyor: bir insan kişisel markasını oluşturmak istediğinde; durumu nike, macdonald’s veya starbucks gibi markalardaki pazarlamacılar gibi dikkate almak durumunda. işte bu, bir çok insanın kişisel markalaşmayı yanlış anladığı nokta.

kişisel markalaşma, kendinizi sahip olmadığınız özelliklere sahipmişsiniz gibi gösterme yöntemi değildir. aksine, sizi siz yapan değerleri, edinimleri en gerçekçi ve samimi bir şekilde ortaya koymanızdır. sizde olması gerektiğini düşündüğünüz ve sizi diğerlerinden ayıracak özellikleri edinmeniz mi gerekiyor? edineceksiniz o zaman. yani aslında kişisel markalaşma, içinde kişisel gelişimi de barındırıyor; hatta ayrılmaz bir parçası bile denebilir.

işin garip yanı, kişisel markalaşmanın bir markalaşma sorunu var. terimi gözünüzün önüne getirdiğinizde, bir çok insan konuyu biraz önce bahsettiğim nike, mcdonlad’s, starbucks gibi markalarla özdeşleştiriyor. bu durum, yanıp sönen ışıklarla, göz ardı edemeyeceğiniz mesajlarla, beğeni toplamaya çalışan paylaşımlarla ilgi çekmek için savaş veren reklamcılıkla ilgili daha büyük bir soruna uzanıyor.

öncelikle belirtmekte fayda var; bizler ticari markalar gibi olamayız. kişisel markalaşmanın daha farklı bir yolu var. kişisel markalaşmanın hareketi bu yoğun rekabet ortamında bizi benzersiz kılan özelliklerimizi ortaya koyarken kişiliğimizi, öz geçmişimizi ve hedeflerimizi ikiye katlama fırsatını anlamamızı gerektiriyor.

sizler ürün değil bireysiniz. ama bir çok benzer ürün olduğu gibi bir çok benzer pozisyon da var. sizin göreviniz; kendi uzmanlığınız dahilinde kendinizi tanımlamak ve kim olursanız olun, ne yapıyorsanız yapın benzersizliğinizi ortaya koymak.

tom peters’ın 1997’de yazdığı “siz isimli marka” başlıklı makalesinde ele aldığı gibi “bizler, adı ben a.ş. olan şirketimizin ceo’larıyız“. günümüzde iş dünyasında olmak için en önemli görevimiz “ben” isimli markanın pazarlama müdürü olmak.

kişisel markalaşmayla, başkalarının sizin hakkınızdaki izlenimini ve yargısını kontrol edebilirsiniz. hepimizin bir markası var; yani hepimiz bir markayız. eğer biri kişisel markalaşmanın ‘kendisi için gerekli veya uygun olmadığını’ söylüyorsa, şunu aklında tutmasında fayda var; bu düşünce bile markasının bir parçası.

 

Share on Pinterest
Paylaşın










Submit